Hafta Başı (81): Mutlak butlana ne oldu? | Süreç tıkalı mı?

04.05.2026 medyascope.tv

4 Mayıs 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız Hafta Başı’nı yayına Tania Taşçıoğlu Baykal hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. ‘Hafta Başı’yla karşınızdayız ve Kadri Gürsel'le bu hafta neler olabileceğini konuşacağız. Kadri merhaba.
Kadri Gürsel: Merhaba Ruşen.

Ruşen Çakır: Seninle hafta sonu konuştuğumuzda, bugün İBB davasında bir şeyler olabileceğini söylemiştin hatırlıyorsan. Onun nedeni neydi? Perşembe günü son oturumda, tarihlerin olacağı oturumda, Ekrem İmamoğlu konuşmak istemişti ve mahkeme başkanı söz vermemişti. Bunun üzerine Ekrem İmamoğlu da duruşma salonundan çıkarken “pazartesi günü yeni bir gün doğacak” gibi bir şeyler söyledi; sembolik bir mesaj verdi. Bugün bir şey olacak herhâlde dedik ve oldu. Ekrem İmamoğlu yine konuşmak istedi. Mahkeme başkanı yine izin vermedi. Bunun üzerine protesto oldu ve duruşmaya ara verildi. Aradan sonra da salona mübaşir geldi. ‘’Dava bitti, yarın kaldığı yerden devam edecek’’ diye bir haber geldi. Sonuçta hiçbir şey görülemedi, bugün savunma yapılamadı. Bu arada avukatlar, bir iktidar yanlısı gazeteciyi, -gazeteci diyorlar ama ben onun gazeteci olduğunu sanmıyorum, gazeteci tanımına çok uyan birisi değil- savcı ve yargıçlara mahsus olan koridorda görmüşler ve bununla ilgili tutanak tutmuşlar. Avukatlar “Biz bile o bölüme giremiyoruz” diyor.
Kadri Gürsel: İsmini paylaşmayacak mısın?

Ruşen Çakır: Gerek yok. Öyle çok da bilindik birisi değil. Ama gazeteci de değil.
Kadri Gürsel: İBB Davası’nda operasyon ve dava sürecinde…

Ruşen Çakır: Bir etkin pişmanla röportaj yapmış biriymiş.
Kadri Gürsel: Yani iktidar gündeminin takipçisi olan biri.

Ruşen Çakır: Evet, iktidar adına bu olayı haberleştirmeye çalışanlardan birisi. Duruşma bittikten sonra meslektaşlarımız bunu kendisine soruyor, “Hayır, ben o bölümde değildim” diyor. Bu arada sivil bir polis koruması varmış. İlginç. O koruma gazetecilerin soru sormasını engelliyor ve o kişi savcı ve hâkimlere mahsus park yerindeki aracına binerek gidiyor.
Kadri Gürsel: Gazeteci değil de belki bu yargının uzantısı gibi bir şey.

Ruşen Çakır: Bu bana Mehmet Baransu’yu hatırlattı.
Kadri Gürsel: Evet, Baransu o dönemin en sivri isimlerinden biriydi.

Ruşen Çakır: Başkaları da var.
Kadri Gürsel: Ama bu o kadar meşhur değil. Bu kadar meşhur olmayanı böyle, düşün. Savcıların alanına park ediyor, koruması var ve ismi bana hiçbir şey ifade etmiyor. Hâlbuki, ismi bir şey ifade eden eskinin tetikçisi, bugünün İBB Davası münasebetiyle tetikçiliğini iktidarın kanallarında sürdürenler var. Onlar değil bunlar. Onlar zaten davaya gelmiyorlar, işlerini direkt telefonla yürütüyorlar.

Ruşen Çakır: Onlara haberler gidiyor.
Kadri Gürsel: Ne yapacakları ne söyleyecekleri zaten kendilerine tevdi ediliyor.

Ruşen Çakır: Tabii şöyle bir husus var: Eski kuşak tetikçilerin bir kısmı, hapse giren birkaç istisna dışında, bugün yine tetikçiliğe devam ediyor.
Kadri Gürsel: Eski kuşak tetikçi derken, Ergenekon ve Balyoz dönemindekileri diyorsun. Yani Fethullahçıları kastetmiyorsun.

Ruşen Çakır: Yok. Ergenekon sürecinin tetikçilerinden iki kişi içeri girdi ama önemli bir kısmı hiçbir şey olmamış gibi bugün devam ediyor. Yaşları biraz büyüdü
Kadri Gürsel: Onlar 2012-2013 döneminde saflarını çok net belli ettikleri için, bir şekilde siyasi affa uğradılar. Üstü kapalı, adı konmamış aflar çıkıyor ya, onlar orada ayrıştılar. Onlar devam ediyor.

Ruşen Çakır: Şimdi yeni kuşaklar, daha genç olanlar çıktı. Ama İBB duruşmalarının ilk günlerinde iktidar yanlısı gazeteciler duruşmaya geliyorlardı, sonra gelmez oldular. Çünkü olayları izleyip aktarmaya kalksalar, çok fazla malzeme çıkmıyor.
Kadri Gürsel: Onların kaynağı duruşma salonu değil; doğrudan savcılık ve bir ölçüde de emniyet.

Ruşen Çakır: Mahkemeye gidildiğinde, pekâlâ iddiaların öne çıktığı duruşmalar olursa bunları anlatacaklardı, ama genellikle iddialar çürütüldüğü duruşmalar yaşanınca oradan çok bir şey çıkmıyor.
Kadri Gürsel: Bir de savunmanın, sanıkların hata yapmasını bekleyeceklerdi ama o da belli ki olmadı, o da boşa çıkmış.

Ruşen Çakır: Neyse, mutlak butlan çıkacak mı? Toto oynanıyor biliyorsun.
Kadri Gürsel: Benim çevreye, etrafa, şartlara bakarak oluşturduğum öngörüm, çıkacağı yönündeydi. Ama son günlerde bazı kanallar kullanılarak verilen mesajlarda, biri kendi görüşü, kendi izlenimi gibi aksettiriyor.
Zaten eski Ergenekon sürecinin “resmî gazetecisi” denilen bir isim var, eski AKP milletvekili. Bunlar “Mutlak Butlan şimdi çıkmayacak, şimdi gelmeyecek, rafa kalktı” diyorlar. Yani gerçekten rafa kalkmış olabilir. Bana göre bunun iki temel nedeni var ve tamamen dış koşullarla ilgili.  ABD-İsrail-İran Savaşı nedeniyle petrol fiyatlarının artması, Türkiye’de enflasyonu artıracak. Bunun sonucunda iktidardan duyulan rahatsızlık artacak. Bu rahatsızlık da iktidarın oylarında gerilemeye yol açacak. Böyle olunca da hâliyle, kafalarında 2027 sonbaharı gibi öne alınmış bir seçim tarihi varsa, bundan vazgeçebilirler. Belki de bunu öteleyecekler. Çünkü bu savaş durumunun ne zaman biteceği belli değil. Çıkmak istiyorlar ama çıkamıyorlar. Daha ileri gitseler bir türlü, hiçbir taviz almadan çıksalar bir türlü. İran’ın sunduğu 14 planlık barış ya da müzakere teklifinde de Amerikan tarafının işini kolaylaştıracak bir şey yok. Nükleer program ya da balistik füze programı konusunda “tamam, gel konuşalım” demiyorlar. İran tarafı “Siz buradan daha ileri gidemiyorsunuz, o zaman toparlanıp çıkın” diyor. Bu da Trump açısından kabul edilebilir bir şey olmadığı için, bu krizin ateşkes görüntüsü altında bir jeopolitik krize dönüşerek uzun dönem devam etmesi söz konusu. Bu da petrol sevkiyatını belirsiz bir süre daha engelleyecek. Bu da, petrol fiyatlarının kalıcılaşması demek, en azından bir süre için böyle 100 doların üzerinde devam edecek. Dolayısıyla, seçim öncesi gevşek para politikalarına, seçim ekonomilerine kolay kolay dönemeyecekler. Bu birinci neden. Çünkü aslında “mutlak butlan” darbesini zamanında indirmek isterler ki, CHP’nin, ayrışacak şekilde yeni bir parti kurulması gündeme gelecek. O çabalar sonuç vermeden, CHP’nin toparlanmasına fırsat vermeden, kendi içinde kavgalı olarak seçime gidilsin isterler. Ama bu, şu aşamada olmuyor, olmayacağını da görüyoruz.
İkincisi ise, ben bunu iktidar medyası mecralarında da görüyorum; ciddiye alınan bir İsrail tehdidi var. Ben de ciddiye alıyorum İsrail tehdidini ama sadece onunla sınırlı kalmıyor.  Aynı zamanda da Avrupa'da Fransa'nın başını çektiği, Türkiye'ye karşı bir dengeleme ve çevreleme operasyonu sürüyor. Bu, bir taraftan Yunanistan, Kıbrıs olarak tanınan Güney Kıbrıs Rum Kesimi ve İsrail üzerinden bir Avrupa-Ortadoğu aksı üzerinden yürürken bir de Kafkaslar da buna eklemlenmeye çalışılıyor. Mesela bugün Erivan'da, Avrupa Siyasal Topluluğu’nun bir zirvesi vardı, Türkiye'den oraya Cumhurbaşkanı Yardımcısı sıfatıyla Cevdet Yılmaz gitti. Çok uzun yıllardır ilk defa bu seviyede bir temsilci gidiyor. Ama aslında normalde Cumhurbaşkanlığı, yani devlet ve hükümet başkanları seviyesinde bir şey bu zirve. Avrupa Siyasal Topluluğu’nun da siyasi sahibi Fransa. Fransa'nın, doğrudan Macron'un önerdiği ve uyguladığı, bir yaptırım gücü ve yetkisi olmayan bir şey.  Buna “talk shop/konuşma dükkânı” derler. Giriyorsun konuşuyorsun çıkıyorsun. Bunu Erivan'da yapmalarının bir anlam ve önemi var. Bir de Erivan'la da bir stratejik anlaşma imzalayacakları söyleniyor. Uzun lafın kısası, Ursula Von Der Leyen’in söylediği hiç rastlantı değil, onu reddediyorum. Avrupa Birliği'nde o manada herhangi bir kafa karışıklığı yok.
‘’Bu ortamda sıra Türkiye'ye mi geldi? İsrail'in Bundan sonraki baş hedefi, düşmanı Türkiye mi olacak? Düşman olarak hedef tahtasına Türkiye mi oturtuluyor?’’ gibi, her gün İsrail'den de pompalanan şekilde İsrail medyasında bu konuda bir şeyler çıkıyor. Böyle bir ortamda Türkiye'de iktidarın, rejimin, demokratik meşruiyetini daha fazla yitirmemesi lazım. Ben demokratik meşruiyetin önemli ölçüde 19 Mart 2025'te yitirildiğini düşünüyorum. Daha önce de zaten demokrasi ve hukuk devleti askıya alındığı, Anayasa da askıda olduğu için, en son artık ilk seçimi kazanmaya namzet muhalefet adayının bütün ekibiyle birlikte hapse atılmasına sıra gelmişti, o da yapıldı. Şimdi artık ana muhalefet partisinin kapısına kilit vurulması demek oluyor, aslında yapılan o. Kılıçdaroğlu marifetiyle yapılacak olan şey, ana muhalefet partisinin siyaseten tasfiyesi. Bu tabii Batı’da nasıl yankılanacak ve Türkiye'nin bu manada iyiliğini istemeyenler tarafından nasıl kullanılacak? Bunun elbette öngörüsünü, senaryolarını, projeksiyonlarını Ankara'da yapabilecek insanlar mevcut; yapmışlardır mutlaka diye düşünüyorum. Çünkü Türkiye'yi çevrelemek, dengelemek ve sınırlamak, marjinalleştirmek isteyenler yahut Türkiye'nin, Yeni Avrupa ve Avrupa güvenlik mimarisinde yer almasının önüne geçmek isteyenler, ki başta Fransa ve Yunanistan var. Tarihsel olarak böyle, bunların eline Türkiye'ye karşı kullanacak koz vermenin herhalde zamanı yeri değil diye düşünmüş olabilirler.

Ruşen Çakır: Geçen gün Hürriyet gazetesinin manşetini gördüm: “Mösyö özür diledi’’ demiş. Geçen gün dediğim, yanılmıyorsam dün ya da cumartesi. Hesapta Macron özür dilemiş.
Kadri Gürsel: Macron değil o, kastedilen galiba sözcüsü.

Ruşen Çakır: Okumadım, başlığı gördüm.
Kadri Gürsel: Macron'un söyledikleri çok açık: “2021'de yaptığımızı yine yaparız” dedi. Türkiye'ye karşı bir, bir destroyer yollamışlardı Doğu Akdeniz'e. “Askeri gücümüzle burada oluruz” dedi. Onu kastetmedi diye oradan ters geri yapılmaz.

Ruşen Çakır: Mutlak butlan hikayesinde şöyle bir husus var. Daha önce konuştuk ama tekrar bunu belirtmekte yarar var: İktidar hesabı şundan yapıyor; ‘’CHP'de zaten pusuya yatmış insanlar var, biz bunu yapınca bunlar gelecekler, CHP'yi bizim istediğimiz gibi Ankara partisi yapacaklar.’’ Diğerleri kim bilir ne yapacak, yeni parti mi kuracak vs. Burada tabii akla gelen isim de Kılıçdaroğlu. Aslında çok basit bir şey var, Kılıçdaroğlu şu âna kadar yapmadığı bir şeyi yapıp ben bu işte yokum dediği anda…
Kadri Gürsel: Tabii, ama demedi işte. Desin. Bunu onlara demesi gerekmiyor. Bunu çıkıp kamuoyuna açık olarak söylemesi gerekiyor. 

Ruşen Çakır: Bunu söylediği zaman, yapsa bile hiçbir işe yaramayacak bir şey olarak çıkacak. Dememesine rağmen yapsa da pek bir işe yaramayacak.
Kadri Gürsel: Ya da “Mahkeme kararıyla bana böyle bir görev tevdi edilirse, ilk yapacağım şey olağanüstü kurultaydır ve aday olmam” der. Bitti.

Ruşen Çakır: Dolayısıyla olay öyle uzayıp duruyor. Biraz da süreç muhabbeti yapalım. Murat Karayılan, “Devlet süreci tıkadı” dedi. Erdoğan “Hiçbir şey tıkanmış değil” dedi. Aslında ben şöyle tahmin ediyorum, Erdoğan çarşamba günü konuştu. Karayılan'ın açıklaması perşembe günü çıktı karşımıza. Anladığım kadarıyla, Karayılan, Erdoğan'ın konuşmasından haberdar olmadığı bir zaman o röportajı vermiş. Peş peşe geldiler ama Erdoğan çarşamba günü “Her şey yolunda gidiyor” dedi. Yanılmıyorsam perşembe akşamı Bahçeli'yi Külliye’de kabul etti ve orada tekrar kayyumlar, Selahattin Demirtaş ve yasal düzenleme meselesine de konuştukları tahmin ediliyor. Bu arada ben 1 Mayıs günü burada Cengiz Çandar'la bir yayın https://medyascope.tv/2026/05/01/ocalan-demirtas-iliskisi-ve-cozum-surecinin-gelecegi-video/ yaptım. O da şunu söylüyor: Mayıs sonunda Kurban Bayramı var. Ondan sonra Meclis belli bir süre tatile giriyor. Ondan sonra Dünya Kupası var. Türkiye'nin gündemini meşgul edecek bir yığın hikâye var ve çok fazla zaman da yok. Yani anladığım kadarıyla mayıs sonuna, bayrama ya da haziranın ilk dönemine kadar bir şey yapılırsa yapılır. Ama şu âna kadar Erdoğan elini çok ağırdan aldı, çünkü bunlar Komisyona gidecek, şu bu.
Kadri Gürsel: Meclis tatile girmeden önceyi kastediyorsun.

Ruşen Çakır: Evet. Meclis tatile girmeden bu işin yapılma ihtimali çok düşük.
Kadri Gürsel: Yeni 3 Ekim’lere bakıyoruz yani, onu mu diyorsun?

Ruşen Çakır: Evet ama o arada kim öle kim kala olacak. Demin senin söylediğin şeylerin hepsi burada da geçerli olacak. Savaş meselesi, başka şeyler geçerli olacak ve hani bir şarkıda dediği gibi ‘’lâkin vakit geçmiş olacak gibi. Bir de hakikaten hiçbir şey yapılmayınca taraflar, en azından bir taraf, bir şey söyleme ihtiyacı hissediyor ve sürekli “Hadi artık, hadi artık!” diyorlar. Ortada da hiçbir şey yok. Bir de, yasal düzenleme olmadan yapılabilecek şeyler de yapılmıyor. Mesela diyelim ki mayıs, haziranda Selahattin Demirtaş Figen Yüksekdağ çıksa, onun yaratacağı heyecanla bir müddet daha götürülebilir.
Kadri Gürsel: Biz ona güven arttırıcı önlemler diyoruz. Mesela PKK'nın temmuzda 30 kadar silahı yakma eyleminde olduğu gibi böyle sembolik şeyler yahut “Kendimi feshettim” demesi gibi şeyler de yapılmıyor. Yine bir çatışmasızlık durumu var. Ancak bu çatışmasızlık durumunun vuku bulduğu coğrafya, Türkiye coğrafyası değil, öncelikle Irak ve Suriye coğrafyası. Orada bu çatışmasızlık durumu devam ediyor. Daha önce Irak'ta MİT’in dronlarla operasyonları oluyordu. PKK'nın üst düzey yöneticilerini hedef alıyorlardı. PKK da Irak'taki Türk Silahlı Kuvvetleri'nin üst bölgelerine saldırılar düzenliyordu. Arada bir böyle düşük yoğunluklu bir çatışma durumu vardı orada. Şimdi bu, yok gibi gözüküyor. Çünkü bu bitti. İki tarafı da ilgilendiren konu ne burada? PKK tarafı açısından bakacak olursak, şartlar çok akışkan bölgede. Hem Suriye'de hem Irak'ta hem İran'da, gerçekten uzun vadeli oyunlar kurmak ve bunları hayata geçirmek açısından da şartlar hiç müsait değil. ‘’Dur bakalım ne olacak, bekleyelim” diyorlar sanırım kendi kendilerine. ‘’Bekleyelim’’ derken ne yapıyorlar, yeniden savaşa mı hazırlanıyorlar? Açıkçası pek zannetmiyorum. Herkes pozisyonunu koruyor. Zaten bu aslında bir çatışma pozisyonu. Kürt örgütleri “Sizin askeriniz değiliz” diyerek, İran'a karşı, şu aşamada herhangi bir askerî operasyona girişmeyeceklerini söylediler. Ama bu şu demek değil: İran'da kamu düzeni sarsılmaya ve çökmeye başlar ve işte o bölgelerde bir otorite boşluğu meydana gelirse bu örgütler oralara girmek zorundadırlar, gireceklerdir. O zaman da, buna PKK dahil, bu örgütler çatışmanın parçası haline gelirler. O zaman Amerika ve İsrail’le olan ilişkilerinin niteliği değişir, çok farklı bir tablo çıkar ortaya.
Mesela şu anda İsrail ne yönde telkinlerde bulunuyor bu aşamada, bilmiyoruz. İsrail, Türkiye'ye karşı Türkiye'yi yine çevrelemek, Türkiye'yi itmek için kendi potansiyelini kullanıyor ve bu potansiyel içinde PKK ile olan ilişkileri de var. Tabii her ne kadar PKK bunu kabule yanaşmasa da, bu var. O bakımdan, Erdoğan’ın, Sarayın hadiseye bakışı da sürecin siyasi sorumluluğunu, sahipliğini sözle ve görünür şekilde MHP'nin, Bahçeli'nin sırtına yükledi. Davulu Bahçeli'nin boynuna astı, tokmak kendi elinde. Emin olmadan adım atmak istemiyor. Çünkü eskisi gibi %2, 3’lük, 5’lik harcayacak bir siyasi kredisi kalmadı seçmen nezdinde. Hatırlayalım, 2015'te, 7 Haziran'da %10-15 puan kaybetmişti ilk seçimde ve çoğunluğu yitirmişti. Kaça düşmüştü hatırlıyor musun?

Ruşen Çakır: Hatırlamıyorum
Kadri Gürsel: Yüzde 36-37'ye mi düşmüştü, öyle bir şey. HDP bayağı iyi yükselmişti. MHP'nin oyları da 19'a çıkmıştı. Sonra çatışma başladı, MHP'ye giden oylar geri geldi ve yine tek başına Meclis’te çoğunluğu ele geçirdi. Bu tür tablolarla karşılaşmak tabii ki istemez, ama şu aşamada kendisi açısından işin tehlikeli bir boyutu var. Eğer sürece karşı böyle bir milliyetçi reaksiyon oluşacaksa kendi partisinin tabanında, bu reaksiyon oylarının %2, 3, 4 olsun fark etmez, artık bu oranlar çok yüksek. İktidar açısından bu oranlar anahtar. Bunlar MHP'ye gitmez. Çünkü MHP zaten bu sürecin sahibi. MHP o dönmede bu sürece şiddetle muhalefet ediyordu. En sert muhalefeti MHP yapıyordu. Şimdi bu sürecin en büyük üst sahibi MHP görünüyor. Dolayısıyla bu oylar nereye gidecek? Aşırı milliyetçi sağa gidecek. Böyle bir tablo var.
Amedspor’un Süper Lig’e yükselmesini de bu bağlamda tartışabiliriz, eğer senin ekleyecek başka bir şey yoksa. Çünkü Amedspor, eski 2. Lig olan 1. Lig’deyken, önümüzdeki sezonda olacağı kadar görünür değildi. Şimdi Süper Lig'de her hafta çok görünür olacak. Her hafta hem Diyarbakır'da hem deplasmanda, iki haftada bir deplasman maçı oynayacak ve umarım olmaz ama, bir siyasi gerilim ortamının tribünlerde oluşması mümkün. Bu konuda çok büyük bir sorumluluk düşüyor.

Ruşen Çakır: Deplasmana giden çok taraftarı var. Bir kere, Türkiye'nin her yerinde yaşayan Diyarbakırlılar başta olmak üzere Kürtler ve bir de aynı zamanda Diyarbakır'dan maçlara gidenler var. Çok güçlü taraftarı olan bir takım olacak. Mesela en son Iğdır'da, nüfusun önemli bir oranı Kürt olmasına rağmen, Iğdır FK ve Amedspor arasında oynanan maçta bile kaleciye bir şeyler attılar tribünden.
Kadri Gürsel: Ama Iğdır’da MHP'de var. Iğdır karışık olduğu için de oldu.

Ruşen Çakır: Bursa'da yapılanları biliyoruz. Mesela maçı olmamasına rağmen, yeşil ya da beyaz Toros pankartları açanlar oldu. Bunların örgütlü olma ihtimali de var.
Kadri Gürsel: O örgütlüydü zaten.

Ruşen Çakır: Tabii o örgütlüydü. Ama ben geçen pazar günü bu konuyla ilgili yaptığım yayında, https://medyascope.tv/2026/05/03/turkiye-amedspor-ile-yakaladigi-firsat/ Amedspor’un Süper Lig’e yükselişini Türkiye’nin yakaladığı bir fırsat olarak yorumladım.
Kadri Gürsel: Bu bir fırsat ama herkes için bir fırsat. Bu, Türkiye'yi karıştırmak isteyenler için de, Türkiye'yi dışarıdan karıştırmak isteyenler için de bir fırsat olabilir. Bu sorun nereden ortaya çıkıyor, öncelikle onu kabul edelim. Amedspor'un, Kürt kimliğinin önemli sembollerinden biri olarak sadece algılanması değil, o şekilde sunulduğunun da Türkiye'de kamuoyu ve Türk milliyetçileri farkındalar. O da tabii ‘’Amed’’ adından ileri geliyor.

Ruşen Çakır: Amed Kürtçe değilmiş ama biliyor musun? Eski adı.
Kadri Gürsel: Onu biliyorum ama herkesin ulaşabileceği açık kaynaktan o bilgileri paylaşalım. Amed, yani Asur, Süryani, Roma ve hatta sonra Bizans döneminde Amida, Amid, Amed… Yani o dönemde bugünkü Diyarbakır'ın ismi Amida. O dönemde bugün bilinen Diyarbakır'da Kürtler yok. Kürtlerin Diyarbakır'a gelişi, İslam fetihleriyle, Arapların ve daha sonra Türklerin o bölgeye gelmesiyle, 8-9. yüzyıldan itibaren başlıyor. O sürede de Arap Bekir Hanedanı var. Ondan dolayı bölgenin adına ‘’Bekir Diyarı’’ anlamına gelen “Diyar-ı Bekr” ismi veriliyor. Yani şehrin adı ‘’Diyarbekir’’ değil. Daha sonra Diyarbekir bölgesinin adı ‘’Diyarbekir’’ olarak şehrin adına dönüşüyor. Bazı kaynaklarda, Amed'in Kürtler arasında şehrin adı olarak kaldığı, bir süre daha konuşulduğu söyleniyor. Ama bu 12. yüzyıla kadar sürüyor. 1939'da Türkiye Cumhuriyet döneminde kanunla ‘’Diyarbakır’’ yapılıyor şehrin adı. Amed ismi Kürtçe değil, Kürtlerin bölgede olmadığı dönemden kalma. Aynı zamanda bu bir paradoks. Şu açıdan bir paradoks: Kürtlerin, 1939'da Cumhuriyet kanun ile adını değiştirdiği şehre ‘’Diyarbakır’’ dememek için, ‘’Diyarbekir’’ dememeyi tercih etmeleri de ilginç. Çünkü Kürtler o bölgeye Diyarbekir denilmesiyle beraber, aynı dönemden geliyorlar.

Ruşen Çakır: Şu anda ‘’Diyarbekirspor’’ diye bir takım var.
Kadri Gürsel: Evet, olabilir. Ama ilginç olan, Kürtlerin Diyarbakır'da kesin olarak çoğunluğu elde etmeleri de 1915'ten sonra, yani Ermenilerin ve Süryanilerin şehirden tehcir edilmeleri veya kaçıp gitmelerinden sonra oluyor bu. Yani orada böyle ilginç bir tablo var. Ama ‘’Amed’’ demeyi tercih ediyorlar. Buna saygı duymak gerekir. Bu, modern anlamda bir Kürt kimliği inşasında tercih edilmiş, ama içinde bir sürü çelişkiler var. Amedspor olmasaydı bunun ismi, Diyarbekirspor olsaydı, farklı bir reaksiyon gelişebilirdi. O zaman da herkes ona ‘’Diyarbakır’’ derdi.

Ruşen Çakır: Iğdır’da, Iğdır FK-Amedspor maçı oynanıyor, maç berabere bitiyor. İstanbul’da da Esenler Erokspor da Pendikspor’la berabere kalınca, Amedspor ikili averajla çıktı. Orada ikinciye de şampiyon diyorlar. Amedspor da şampiyon oldu. Kutlamalardan bir görüntü var, gördün mü bilmiyorum. Amedspor’da golcü Diagne var, eski Galatasaraylı. Diagne, Amedspor’un şampiyonluğunu, ülkesi Senegal’in bayrağını açarak kutlamak isterken, polisler, renkler benzediği için terör örgütü bayrağı diye engelliyorlar.
Kadri Gürsel: Demek ki polislere terör örgütü bayrağı pek gösterilmemiş, bilmiyorlar.

Ruşen Çakır: Böyle bir ülkede yaşıyoruz sonuçta. O görüntüleri görünce “Şimdi neler yaşanacak Allah bilir” diyorsun.
Kadri Gürsel: Evet. Bu konuda iyi niyetli olan herkesin sorumlu davranması lazım. Kötü niyetli olanların da kendilerinde o cüreti bulamamaları gerekiyor. Orada olumlu bir kamuoyu baskısı yaratılması lazım. Bence asıl, tribünlerin bu konuda üzerine düşeni yapması gerekiyor. Herhangi bir provokatif hareket ortaya çıktığında, tribünlerin buna engel olması gerekiyor.

Ruşen Çakır: Mesela ilk günden Galatasaray ve Fenerbahçe'nin resmi hesaplarından, Amedspor’un kendi açıklaması alıntılanıp tebrik edildi. Amedspor'un şampiyonluk açıklamasında Kürtçe de var. Galatasaray ve Fenerbahçe, milyonlarca kişinin takip ettiği sosyal medya hesaplarından, o açıklamayı da olduğu gibi alıp Amedspor’u tebrik ettiler. Başkaları da yapmıştır. Benim gördüklerim bunlar. Mesela bu iyi bir şey.
Kadri Gürsel: İrkiltici faktör açısından şöyle bir mukayese yapalım mesela; Osmanlı, İstanbul'u fethettikten sonra, bir süre bu şehre yine ‘’Konstantiniyye’’ dedi, eski adıyla anmaya devam etti. Daha sonra “Dersaadet” dendi. İstanbul aslında Rumca ‘’Stanpolis’’den geliyor biliyorsun. Şimdi birileri çıkıp İstanbul'da ‘’Konstantinopolisspor’’ diye bir takım kursa ve bu takım Süper Lig'e yükselse, iritasyon doğar. Bu çarpıcı bir örnek.

Ruşen Çakır: Amed öyle bir isim değil ama.
Kadri Gürsel: Amed yerleşti zaten. Amed ismi, aslında Kürt hareketinin güçlenmesi ve tabana yayılmasıyla dolaşıma girdi. Mesela Tunceli'nin Dersim olarak anılmaya başlanması hem Alevilik hem Kürt hareketinin yayılmasıyla da alâkalı. Ama Dersim böyle bir alerji yaratmıyor,

Ruşen Çakır: Başta çok yarattı ama artık yaratmıyor.
Kadri Gürsel: Burada belki de en doğrusu bunu kanıksamak. Buna tepki göstermemek lazım. “Tolerans,” “hoşgörü” laflarını hiç sevmem. Ne demek tolerans? Ama bunun bir süre en azından tolere edilmesi lazım, ondan sonra da yerleşmesi lazım. Onlar kendilerine öyle diyorsa o öyledir, öyle görüyorlarsa buna saygı duymak lazım. Bunu bir tecavüz, bir saldırı, bir ayrılıkçı talep, bir ayrılıkçı kimlik ifadesi olarak kabul etmektense, bir arada yaşayabileceğimiz ve futbol oynayabileceğimiz gerçeği olarak kabul etmek lazım. Çünkü şu da önemli: Kürt kimliği eğer ifadesini bu şekilde bulacaksa bulsun. Süper Lig'de, futbol sahalarında bulsun ve buna saygı duyulsun. İyi olan kazansın. Ne diyeyim başka?

Ruşen Çakır: Tabii şöyle de r ilginç bir şey var. Halen öyle mi bilmiyorum ama bizim çocukluğumuzda Türkiye'de, Türk sağının, Türk milliyetçiliğinin kalesi Erzurum'du. Şimdi eskisi kadar büyük bir şehir değil.
Kadri Gürsel: Siyasi kayma oldu, Erzurum artık siyasal İslamcı partiye oy veriyor. Eskiden MSP'ye o kadar oy vermezlerdi.

Ruşen Çakır: Yine de Erzurum’un nâmı var. Aynı sene Erzurum'la beraber çıkmış olmaları da çok manidar. İki takımı da tebrik edelim. Hakikaten iyi olan kazansın
Kadri Gürsel: İyi olan kazansın Çok gereksiz şeylere takılmamak lazım böyle. Bırak, ne olacak yani?

Ruşen Çakır: Evet, ‘Hafta Başı’nı burada noktalıyoruz. İzleyicilerimize çok teşekkürler. Haftaya buluşmak üzere, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
22.05.2026 Kadri Gürsel yorumluyor: Bu aslında bir partiyi kapatma kararı
22.05.2026 Mutlak butlan Erdoğan'ın derdine derman olur mu?
21.05.2026 Taha Akyol yorumluyor: Hiçbir hukukçunun havsalasının alamayacağı bir karar
20.05.2026 Burak Bilgehan Özpek ile söyleşi: "Öcalan’ı merkeze alan bir süreç AKP için çok riskli"
20.05.2026 Çözüm süreci sadece Bahçeli ile yürüyebilir mi?
19.05.2026 Transatlantik: Trump Çin'de ne umdu ne buldu? | Hürmüz Boğazı bilmecesi
19.05.2026 Devlet Bahçeli süreç konusunda ne kadar samimi? | Prof. Mehmet Gürses ile söyleşi
18.05.2026 Gürkan Çakıroğlu: “Sürecin artıları MHP’ye, eksileri AK Parti’ye yazar”
18.05.2026 Vahap Coşkun ile söyleşi: Bahçeli’nin yazısı ne anlama geliyor?
18.05.2026 Selahattin Demirtaş’ı bir rahat bırakmıyorlar! |
22.05.2026 Kadri Gürsel yorumluyor: Bu aslında bir partiyi kapatma kararı
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı